Anasayfa / Makale-Analiz / Sağ Tasfiyeciliğin Obezleşen Oportünizmi

Sağ Tasfiyeciliğin Obezleşen Oportünizmi

Özgür Gelecek 4-17 Temmuz tarihli 171. sayısı ile www.partizan-online.net adlı sağ tasfiyeci gazete ve sitede “Sınıf Mücadelesi Bütünlüklü Ele Alınmak Zorundadır” başlıklı bir makale yayımlandı. Makale Yeni Demokrasi’nin 17 Mayıs tarihli 10. sayısında yer alan “Seçimler Ekseninde Reformculuk ve Devrimcilik” adlı yazıyla polemik amaçlamış. Ama ilgili makale düşünsel, ideolojik, politik yaklaşımındaki sakat ve yanlışlarla bezenmiş yapısını, Yeni Demokrasi makalesindeki “devrimcilik” ibaresini “darbecilik” diye yazarak başlıyor! Kafayı “darbecilik” kavramıyla bozmanın bir sonucu mu ya da basit bir redakte hatası mı? Bilinmez.

Fakat yazarın kafayı bozduğu hatta kafasının darma-duman olduğu asıl meseleler ise ciddiyetsizlik, keyfi tarih yazıcılığı, ukalalık ile makalesine sinmiş ruhsal, ideolojik, politik şekilleniştir. Bütünlüklü şeyler söylediklerinden ya da bütün olduklarından değil, gittikçe derinleşen çok boyutlu politik edilgenlik ve iddiasızlığın neden olduğu güçsüzlüklerinden, Lenin yoldaşın söylemiyle gerçeklere, gerçekliklerine gözlerini kapatarak yok sayan gülünç ama bir o kadar da ibretlik durumlarını göremeyişlerinden, belki de yine politik iddiasızlığın yeşerttiği umutsuzluğun yansıması umursamazlıktan paylaştıkları, duyurusunu yaptıkları her yazımda her makalede politik otorite edasıyla sadece yazara özgü olmayan bütünlüğe dair özel vurgu yapmaktalar. Ama bu yaklaşım nafile bir çaba. Hiçbir şey idealizmlerini örtmeye yetmeyecek. “Helva helva demekle ağız tatlanmayacağı” gibi “Bütünlüklü, bütünlüklü…” diyerek başlık atarak, bu düşünce sistematiğine kavuşulmaz, kavuşulamaz. Dünyayı, toplumları ve tarihi hangi sınıfın çıkarlarıyla ele aldığın diyalektik-tarihsel materyalist yöntemle kuracağın ilişkiyi belirler.

SAFSATACILIĞIN LAF SALATASI İLE FLÖRTÜ

Yazarımız bir safsatacılık tespiti ile makalenin mantığını kurguluyor. Aslında henüz başlangıçtan itibaren “safsatacılığın” pençesinde devinen bir duruma düşüyor. Unutulmasın ki “Vakit gelir, tilkinin kuyruğu kendine yük olur”.  Yazarın da “safsatacılık” tespiti yazının bütünün de ona yük oluşturmuş. “… kendilerinde yapısal bir özellik oluşturduğunu bildiğimiz dogmatikliğe düşmemek adına Marksist teori/politikadan ne kadar uzaklaştıklarına bir kez daha bir kez daha tanık olduk bu yazıyla. Biz yazıdaki tüm yanlış anlayış ve ele alışlarına cevap vermeyi düşünmüyoruz. Sayfalarımız bile yetmeyebilir buna.” Yazarımız odak noktasını “boykot” eleştirisi yapıyor. Ama geçerken “sayfalarımız yetmeyecek kadar yanlışlar var” diyerek safsatacılığa başlıyor. Yazarımıza fazla değil “beş tane yanlışı” yaz desek acaba bulabilir mi emin değiliz. Ama “safsataların” ayırdına varmanın, onları geçerli ve sağlam argümanlardan ayırmanın önemli bir eleştirel yaklaşım becerisi içerdiğini biliyor olsa gerek, “yazmaya kalksak sayfalarımız yetmeyecek” diyerek ne yaman bir eleştirmen, safsatacılığın panzehiri bir “bilim insanı”, tarih ve toplum bilimi uzmanı olduğu algısı yaratmaya çalışıyor. Yazarımız aldığı psikolojik destekle Halkın Günlüğü yazarlarından öğrendiği “kendine aşık olma” ruh haliyle kolları sıvıyor. Yazarımız daha ilk cümleleriyle anlamını bildiği ama kavramakta zorluk çektiği safsatacılığa başlıyor.

“Yapmaya çalışacağımız tek şey, seçim süreçlerinin değerlendirilişinde çoğunlukla düşülen hatayı Yeni Demokrasi’nin bol materyal sunan yazısından hareketle açımlamaya çalışmaktır. Elbette ki bu işlenirken konjonktürde belirlediğimiz taktik tutumumuzun teorik/politik zeminini de daha fazla açmış olacağız” tespitleri ise bir polemik yazısı ile seçim değerlendirmesi beklentisine neden oluyor. Ama yazar belli ki yazıyı seçimler tamamlanmadan önce kaleme almış. Olsun! Yazının ideolojik-politik hülyaları, bu şekilde daha belirgin hale geliyor. Ama ilgili yayının seçimler sonrası, seçim öncesi bir değerlendirmeyi-polemiği yayınlaması, bu garip tutumu ifade etmemizin önünde engel değil.

Yazara göre biz bol miktarda “yanlış anlayış ve ele alış” içindeymişiz, dogmatikliğe düşmemek adına yapısal olan Marksist teori-politikadan uzaklaşıyormuşuz. Biz özellikle “dogmatikliğe düşmemek adına” diye yapılan tespiti anlayamadık. Dogma olan nedir, bizim dogmatikliğe düşmeme çabamız nerde somutlanıyor? Bunu yazıda göremedik. Yazıda gördüğümüz bir şey var bize dogmatiklik eleştirisidir. Ki “boykot tavrı”na dair dogmatiklik eleştirisi yapmayan kim kaldı bilmiyoruz… Ama bir saniye duralım ve düşünelim. Yazar bizi “dogmatik görünmeme” çabası ile neden itham ediyor. Çünkü kafasının üstüne haleler yerleştirmesi gerekiyor. Onun dogmatiklik eleştirisi cepte hazır bir şekilde bekliyor. Ama bizim yazının “dogmatikliği örten bir karakterde olması lazım ki” bu derin mi derin, geniş mi geniş, bilimsel mi bilimsel yazarımız yakından ve sıkı bir incelemeyle dogmatikliğimizi ortaya sersin. Bu defa safsatacılık sadece gülünç oluyor. Çünkü boykot tavrı üzerinden bir dogmatiklik eleştirisi artık sıradan, alelade, banalleştirilen ve her önüne gelenin yaptığı ilk eleştiridir. Yazarımız hem “boykot” tavrına yöneleceğiz deyip, hem de “üstü örtülen dogmatizmin şifrelerini göstereceğim” diyerek bahsettiğimiz gerçek karşısında kendi yüzeyselliğini ve sıradanlığını ortaya koyuyor. Sayın yazar, başınızın üstüne hale yerleştirmenize müsaademiz olmayacak, haberiniz olsun!

KARGA GÜL DALINA KONUNCA BÜLBÜL OLMUYOR

Bu kendindeki “derinliğe” ve “kavrayışa” hayranlık duygusuyla başlayan peşrevden sonra başlıyor boykot eleştirilerine. Boykot eleştirisi ise Yeni Demokrasi’nin boykot tavrına dair tutumundan, ilgili yazının içeriğinden çok Yeni Demokrasi’ye ait olmayan bir boykot gerekçesiyle Lenin yoldaşın yaklaşımının kavgaya tutuşturulması olarak karşımıza çıkıyor. Hülyalara, gerçek olmayan yaklaşımlarla tartışmak, polemik yapmak, kendini gerekçelendirmek bu anlayış için bir varoluş meselesi durumuna gelmiştir. Bu sağ tasfiyeci, parti kaçkını anlayışın bu tür gölge dövüşleri, kendi yarattıkları gerçekliğe dayanmayan kurgularını bize atfederek dövüşmesi ise yeni değildir. Bu neredeyse bir süreç boyunca ortaya çıkmış bir tartışma kültürüdür. Bu örgütsel kültür bu yazıda da kendini ortaya sermektedir.

Özgür Gelecek yazarı seçimlere “katılım veya reddin tek başına devrimcilik/reformizm kıstası olmayacağını, dolayısıyla Lenin’in seçimlere en yoğun baskı koşulları altında katılmasını da böyle ele alınamayacağını söylüyoruz” diyerek, bizim tek kriterimizin bu olduğunu ifade ediyor. Biz tüm süreci tasfiyecilik ve reformizm bağlamında ele alarak değerlendiriyoruz. Tek tek hareketlerin niteliklerine dair bir değerlendirme yapmıyoruz. İçinden geçtiğimiz sürecin reformist ve tasfiyeci karakterine dair bir değerlendirmemiz söz konusu. Bu bağlamda olaylara, olgulara, politik meselelere bakarken bu akımın ve eğilimin etkileri üzerinden bir eleştiri yapmaya çalışıyoruz. Seçimler meselesinde de bu ideolojik-politik sorunun nasıl yansımasını bulduğu, nasıl açığa çıktığına dair değerlendirmeler, eleştiriler yaptık, yapmaya devam ediyoruz. Ancak hiçbir yazımızda devrimciliği ve reformistliği seçimlere katılım meselesiyle ölçmedik. Bizim böyle bir katalizörümüz olmadı.

Seçimler vesilesiyle izlenen siyasal hattı, sınıf uzlaşmacı tutumları, meclise atfedilen rolü, seçime katılım politikasını, faşist diktatörlük gerçekliğini karartacak tek yanlı tutumları, devrim stratejimizin ideolojik-politik-örgütsel ihtiyaçlarına uygun taktik tutumu anlatarak, bunları göstermeye çalışarak ele aldık. Sürecin genel karakterini, meclisin tarihsel ve politik rolünü unutmadan, ancak doğru taktik politikaya sımsıkı sarılarak ve tüm dost güçlerimizle bu doğru ekseninde polemik yaparak bu süreci ele almaya çalıştık.

EĞRİ AĞACA “YAYIM” HER GÖRDÜĞÜNE “DAYIM” DEME

Yazarımız bize “Yeni Demokrasicilerin incelemesi için öneriyoruz: 1912’de IV. Duma seçimlerinde Bolşevikler de, tasfiyeci/reformistler de seçime katılmayı savunmuşlardı. Fakat katılımların içeriği, nedenleri farklıydı. Lenin somut olarak toplanan platformun belgelerine dayanarak -yani safsatayla değil- tasfiyeci/reformistlerin devrimci hedefini geri iteklediklerini, esas yöntem olarak legalizmi savunduklarını ortaya koymuştur” öğüdü veriyor. Bu öğüdüne uyduk. Bu süreci inceledik. Lenin’in bu süreçte izlediği yöntemle, bugünü biraz kıyasladık. Seçime katılımcı olan hareketlere özellikle baktık. Karşımıza reformist, oportünist, devrimci, demokratik, Troçkist, Enver hocacı, “Maoist”, anarşist, ulusal özgürlükçü vs. temelde bir dizi hareket ve parti çıktı. Bu hareketlerin önemli ve ağırlıklı bir kısmı seçim bağlamında ortak bir çatı altında yani HDP’de bir araya gelmiş. Yani büyük bir uzlaşma ile oluşmuş bir ittifak var. Ama ittifak esasta bir program, yönelim, seçim deklarasyonu olan siyasi bir parti üzerinde gerçekleşmiş. Biz Özgür Gelecek gazetesi de dahil hiçbir anlayışın, hareketin ve partinin seçime katılım gerekçelerinde aralarındaki ayrımı netleştiren, seçime katılım gerekçelerini ideolojik-politik bir mücadele konusu yapan ve bunun altını çizen bir çalışma, makale, polemik bulamadık. Takvimi geriye sardık ve Lenin yoldaşa bir baktık öğüt dinleyen çocuklar misali. Lenin bağımsız bir parti olarak, devrim programı belirginleşmiş bir komünist olarak tasfiyeci ve reformist anlayışlarla arasına kalın çizgiler çekerek, sınıf uzlaşmacılığına ve kitlelerin bilincini karartacak hiçbir politik tutuma müsaade etmeden seçim çalışması örgütlüyor.

Peki sayın yazarımız siz varsayalım ki Leninist’siniz, komünistsiniz. Seçime katılım gösteren bir dizi reformist akım ve hareketle aranızdaki farkı nasıl belirginleştirdiniz? Örneğin kitlelere hangi seçim çalışmasıyla bunu anlattınız. Onların reformist hattına dair ayrışım noktalarınızı nasıl kitlelere götürdünüz ve propaganda ettiniz? Aynı soru oportünist-devrimci akımların yanlış hatalı seçim taktikleri ile mücadeleniz içinde geçerli. Nasıl bir mücadele hattı ördünüz? Biz mi göremiyoruz, yoksa hiç yapmadığınız bir şey üzerinden bize öğüt vermek mi hoşunuza gidiyor? Safsatacılığa düşmek istemiyorsanız kendine yakından bakman lazım, nasıl bir seçime katılım politikası belirlediğinizi incelemen lazım, öğüt verdiğin kaynaktan beslenerek şekillenmen lazım. Seçim kürsülerinde boy verip “yoldaşlık” nutku atarken, kimlere hitap ediyordunuz? “Bir oyda sen ver, senle değişir” şiarıyla ilerlerken sloganın kendisindeki değişim ve değişimin aracını sahiplenmeyi nereye koyacaksınız? Henüz sizle ortak yürürken ortak hazırlanmış Partizan 85. sayısındaki süreç değerlendirmesini nereye koyacaksınız? Ortak yürüdüklerinizle sağcılığın karakteri olan “hep birlik, hiç mücadele” eksenindeki tutumunuzu nasıl açıklayacaksınız? Doğrusu bu süreçte birlikte hareket ettiğiniz, ortak seçim çalışması örgütlediğiniz kesimlerle hiç ayrım noktanız söz konusu değil mi? Hani nerede Lenin yoldaşın 1912’de 4. Duma seçimlerindeki tavrı, yöntemi ve ele alışı? Bu sadece 1912 4. Duma seçimleri için geçerli de değildir. Lenin tüm seçimlere bağımsız siyasi kimliğiyle, belirlenmiş devrim programının propagandasıyla hazırlanmış, tüm oportünist akımlarla mücadele ederek çizgisini geliştirmiş ve kitlelere ulaşmaya çalışmıştır. Şimdi sayın yazarımız safsatacılığı açığa çıkaran sıkı gözlem, derin analiz ve dikkatli bir incelemeci yeteneklerinize dair biz ne demeliyiz? Lenin okumalarınıza saygı duyacağız, bununla karşımıza çıkmanıza “övgü” dizeceğiz ancak bunlardan bizi alı koyan Lenin üzerinden oportünizmi üretmeniz oluyor.

Oportünizmlerine destek arayışında olan, politik yozluklarına, yokluklarına ortak etme, ortak bulma uğraşında ki bu anlayışların devrim ve görevlerinden kaçışın adresinde doğallığında ortaklaşmıştır. O da parlamentarizmdir.
Hal böyle olunca kağıt üzerinde teorik olarak kabul edilip savunulan gerçekler (doğrular), pratikle örtüşüp, onunla bütünleşmediği müddetçe bir şey ifade etmeyecektir, etmiyor da.
Marksist literatürün bütünlüğü diyalektik yöntemle incelenmeyip eklektik yöntem ve anlayış tercih edildiğinde anti-bilimsel eğilimlerine kolaylıkla kanıt bulmuşlardır. Bu çok bilinen eski ama oldukça kullanışlı bir yöntemdir. Nihayetinde makale sahibi yazarımız da, dışında ki politik müttefikleri de bu yöntem ve anlayışla hareket ederek yanlışlarını doğrulama çabası içerisine girmişlerdir.
Yazarımızın makalesinde işaret ettiği çarpıtma ve safsatacılığın boy verdiği yerde tam da burası olmaktadır; kavrayış ve yöntem.
Ancak tüm bu referanslar, boykot karşıtlığını güçlendireceklerini düşündükleri ilgili, ilgisiz adeta kolu kanadı kırılmış başı sonu kırpılarak yapılan eklektik taramalar ne yazarımızı, ne de ortaklaştıkları anlayışları doğrulamaya yetmemiştir.
Yanılgı, geçmiş somut politik durumun doğrudan tarihsel bir olgu olarak kabul edilip bugünün tarihi ile çakıştığına inanıyor olmalarından kaynaklanmaktadır.
Nasıl mı? Kısaca örnekleyelim:
1905 ve 1906 tarihleri oldukça öğreticidir. Bu iki tarih, Bolşevik Parti’nin de içinde yer aldığı 1905 Devrimi ve sonrasıdır. 1905 devrimin yükseldiği, 1906 ise devrimin yenilgiye uğradığı dönemdir. Bu iki dönemi, koşulları, tarihsel gerçeği yok sayan bilimum renkte ki aynılara soralım; Lenin yoldaşın “boykota karşı” yazısını genel bir boykot tartışması mıdır yoksa devrim gibi toplumsal dönüşümlerin olduğu bir tarihsel döneme ait bir boykot tartışması mıdır? Elbette döneme ait boykot tartışmasıdır. Saçmalık tam da bu tarihsel gerçeği gizleyen manipülatif tasfiyeci çabadır.
Marksizm’e ve Marksist öğretilere ilgi ve ihtiyaç sadece devrimi isteyen, devrimci bir çıkış arayanlar için vazgeçilmez bir silahtır onun lafsını yapan ya da düzen içine meyleden tasfiyeci, oportünistlerin değil.

“Seçimler için bildirge değil, ama devrimci sosyal-demokrat bildirgeyi uygulamak için seçimler” (4. Duma Seçimleri Arifesinde, Temmuz 2012)

MLM’ler “doktriner değiller”dir (Lenin). Sorunları tarihsel bağlamından, anlamından, koşulların özgünlüğünden koparmadan o günkü somut politik durumu göz önünde tutarak ele alır, o günkü politik duruma bağımlı olarak toplumsal gelişmeleri bir bütün olarak öncesi ve sonrasıyla analiz ederler. Mücadeleyi ileriye taşıyacak proletaryanın, sınıfın rengini verdiği geçici uzlaşmalara kapıları kapamazlar. “Red”di, iktidar perspektifli mücadeleyi dışlayan özünde sınıf işbirliğine denk düşen siyasetinin seyrini güncel durum üzerinden etkilemenin arayışında ki ilkesizliklerin bütününedir.

Yazarımız durmaksızın Lenin yoldaşla uğraşıyor, Lenin’i karşımıza çıkarıyor. Ülkemizde ki devrimci olgunluğa ve taktiksel pratiklere bağımlı olan özel durumlara dair vurgudan yoksun, Marksist ustalarca Marksizm’in dogma değil eylem kılavuzu olduğu, Marksistler’inse ütopyacı olmaması konusunda ki uyarılara aldırış etmeyen yaklaşımla obezleşmiş bir oportünizmi karşımıza çıkarıyor. “Deve Kabe’ye Gitmekle Hacı Olmayacağı” gibi bu anlayışta Lenin’e baş vurarak MLM olamayacaktır.  “Bu biçimsel yaklaşımdan hareket ettiklerinde tutarlı olmaları için, sanırız ki, baskı ve sömürünün yoğunluğu konusunda kimsenin itiraz edemeyeceği Çarlık yönetiminde, üstelik Duma’daki Bolşevik fraksiyonun tamamı hakkında tutuklama kararı çıkarılmasına rağmen seçimlere/parlamentoya katılma kararı alan Bolşeviklerin/Lenin’in reformist olduğunu söylemek zorunda kalacaklardır!” Bu tespit Özgür Gelecek yazarına ait. Bize şunu anlatıyor: Çarlık Rusya’sının koşullarıyla bugünün Türkiye’sinin koşulları aynı. Bu durumda Lenin seçimlere katıldı, doğru yaptı ve biz de doğru yaptık. Yani biz boykot yapmayan anlayışları reformist olarak görüyorsak, Lenin yoldaşı da reformist olarak görmemiz lazımmış. Ey teori sen nelere kadirsin! Bu tartışma pek manidar bir anıştırma yaptı bizde. Uzun yıllar boyunca çeşitli oportünist akımların ülkenin sosyo-ekonomik yapı tartışmasında karşımıza Lenin’in “Rusya’da Kapitalizmin Gelişmesi” adlı eserini çıkarıp “Yahu 100 yıl önceki Rusya kadarda mı gelişkin değil Türkiye. Lenin dönemin geri Rusya’sını Kapitalist görürken siz hala yarı-feodalizmden bahsediyorsunuz. Lenin’i aslında inkar ediyorsunuz” diyerek tartışma yürütüldü, hâlâ da yürütülüyor. Şimdi Özgür Gelecek yazarı Lenin dönemindeki seçim tavırlarını alıyor ve aynı idealizmden muzdarip yöntemle ve bir o kadar da geri yaklaşımla “siz Lenin’e reformist demelisiniz” diyor. Oldu! Başka sayın idealist yazar? Size de Marksist-Leninist-Maoist diyelim mi bu parlak yöntem ve kıyaslamanızdan dolayı? Sizin gibi bir düşünce ustasına, teori gurmesine sahip olmadığımız için, hatta saflarımızda tutamadığımız için yanıp yakılsak mı acaba?! Lenin bu mantığı safsata olduğunu şu gerekçeyle ortaya koyuyor: “Tarihin geçmiş bir dönemini bugünün yerine koymasındadır” (Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları) Bize safsatacılık eleştirisi yaparken biraz aynaya bakma, hatta Lenin’e bakma zahmetine katlansaydınız bari.

BİR SEÇİM VE “SOL KOMÜNİZM BİR ÇOCUKLUK HASTALIĞI”NIN TAHRİFİ

Bunların yanında yazarımız Lenin’in “Sol Komünizm Bir Çocukluk Hastalığıdır” adlı broşüründen alıntı yaparak bizim boykot politikamızı hırpalamaya çalışıyor. Yazarımızın Lenin alıntılarının hepsi tartışma bağlamında boşa söylenmiş “ölü alıntılar” özelliği taşıyor. Çünkü polemiği Lenin yoldaşın yöntemiyle gerçekleştirmiyor. Ustalar deryasına oltasını atıyor, istediği balığı yakalayınca da sevinen bir çocuk gibi bak bu da var diyor. Bu yaklaşımını bir kez de Lenin’in o ünlü eseri bağlamında yapıyor.

Bir defa Lenin’in “Sol Komünizm Bir Çocukluk Hastalığı“ adlı eserinin hangi tarihsel koşullarda, nasıl bir ideolojik-politik şekilleniş içinde ve yine Lenin yoldaşın deyimiyle hangi “mütevazi” ereklerle yazıldığını anlamak gerekmektedir. Aslında yazarımız Lenin’i tarihsel dönemi anlatan bilimsel kitaplarla, örneğin ideolojik olarak yakın olduğu ama tarih anlatımıyla pek yakınlık kuramayacağımız Tony Clif’in dört ciltlik Lenin biyografisini okusa belki onun Lenin’i kavramasına katkısı olabilirdi. İçinden geçilen tarihsel koşullar göz ardı edilerek Lenin alıntıları evet yine Lenin yoldaşın aynı eserde vurguladığı gibi sadece Lenin’e yönelik bir “ayı dostluğu” olacaktır. Lenin Hollandalı, Alman, İngiliz radikalleriyle ve bir bütün Avrupa’da esen sol rüzgarla ilintili olarak Rus devrim deneyimlerinin değerlendirilmesini amaçlamaktadır. Zira Bolşevik devrimin yarattığı rüzgar Avrupa Komünist Hareketi’nde ciddi bir sol rüzgar yaratmış, ittifak politikasında, mücadele araçlarının kullanımında, kitle çizgisinde bir uç çizgi ortaya çıkarmıştır. Ve bu çizgide Bolşevik devrim ve deneyimleri referans alınarak hayata geçirilmektedir. Lenin yoldaş bu çizgiyle taktik politikalar ve yönelim ekseninde bir hesaplaşmaya, onların yanlışları ve sorunlarına dair bir odaklanma içindedir. Yazarımız bu noktada bize Lenin’i okuma tavsiyesinde bulunacağına önce Lenin yoldaşın oluşturduğu tüm metinleri içindeki politik sürecin özellikleriyle kavramaya, metnin ruhunu anlamaya, Lenin’in düşünce sistematiğinin ve devrimci politika ve taktiklerle nasıl ilişkilendiğine bakmasında fayda var. Ama sadece bakmakla komünist olunmayacağını şu güzel özdeyişle ile anımsatalım “Bakmakla öğrenilseydi, kediler kasap olurdu”

Yazarımıza Lenin’in Sol Komünizm Bir Çocukluk Hastalığında verdiği alıntının hemen öncesinde şu kısmı neden es geçtiğini sormakta fayda var: “Burada boykotun hangi koşullarda yararlı olacağını formüle etme çabasında bulunmam mümkün değil, çünkü bu yazının görevi daha mütevazidir: uluslararası komünist taktiğin  bazı acil güncel sorunlarıyla bağlantılı olarak Rus deneyimlerini değerlendirmek amacındadır” (Lenin Cilt-10 syf: 119) diye vurguluyor. Üstelik Büyük Ekim Devrimi’ni gerçekleştirmiş, prestiji çok güçlü ve söylediğinin pratik karşılığı olan bir usta olarak bunları ifade ediyor. Yani olabildiğince mütevazi, gerçekçi ve somut durumun somut analizine sadık kalan bir yaklaşım sergiliyor. Yani Lenin bir taktik politika olan boykot ya da seçimlere katılımı değil, taktik politikanın ruhunu reddeden anlayışlarla hesaplaşmaktadır. Ki yazarın yine alıntısından hemen önceki Lenin vurgusunu da buraya not edelim. “…taktik, her verili devletin (ve onu çevreleyen devletlerin ve tüm devletlerin, yani dünyadaki tüm devletlerin) tüm sınıf güçlerinin soğuk kanlı ve sımsıkı nesnel bir değerlendirmesine ve devrimci hareketlerin deneyimlerinin hesaba katılmasına dayandırılmak zorundadır”. (Lenin Cilt-10 sayf:120) Şimdi Özgür Gelecek yazarı Avrupa’daki sol komünistlerin devrimciliği sadece parlamenter oportünizmi üzerinden tanımlayan yaklaşımlarını (ama dikkat “sadece parlamento oportünizmi”) Lenin’in mahkum etmesi ile, Yeni Demokrasi’nin boykot tavrını temellendirişi, ilgili yazının bütünlüklü yaklaşımı arasında nasıl bir bağlantı var? İzaha muhtaç. Olmayan şeyi varmış gibi gösterme yeteneği yine devrede. Seçim bağlamlı bir tartışma yürütülürken kuşkusuz sürecin reformist ve tasfiyeci karakteri, seçimlere katılım gerekçeleri, bu eksende oluşmuş çizgi özel bir yer tutacaktır. Fakat sadece parlamento seçimleri üzerinden bir reformizm tanımı yapılmamaktadır. Ortaya konulan reformist ve tasfiyeci eğilim ve çizginin örtülmesi için yazar, Lenin dayanaklı oportünizm ile sorunu manüple etmektedir.

Özgür Gelecek yazarına Lenin’in Boykot taktiği geliştirdiğinde kaleme aldığı yazılara bakmasını da biz salık verelim. Zira bu yazılara baktığında Lenin’in o politik koşullar içinde, taktiğin ruhuna uygun olarak yazılar ele aldığını, gerekçeler sıraladığını görecektir. O yazılarda Çarlık Rusya’sının baskıcı yöntemleri, polisiye baskısı, gazetelerin kapatılması, tutuklama furyası ve dönemin tüm diğer faktörleri Lenin’in o coşkulu ve tutkulu politik yaklaşımıyla dile gelmektedir. Ki taktik politikayı belirleyen yukarda sıraladığımız bir dizi faktörle nasıl belirlediğini Yeni Demokrasi’nin ilgili sayılarında, Partizan açıklamalarında bulmak mümkündür. Polemik konusu yapılan yazıda ise meclis ve seçimlere kitlelerin kaderini bağlamaya dönük özel yaklaşıma dair sert ve net eleştiriler söz konusudur. Ancak Lenin’in taktik politikalara dair yazılarına, bu taktikler değiştiğinde yönteminin değişmediği, sınıf perspektifinin, devrim perspektifinin değişmeden somut koşullara uyumlu görünürdeki başkalaşımına bakmakta ve bunlardan ders çıkarmakta fayda vardır. Ama özellikle yazarımız için ziyadesiyle fayda vardır. Taktik politikayı öznel ve nesnel koşulların tam ve sıkı bir analizine dayandırarak, devrimci mücadelenin çıkarları doğrultusunda şekillendirdiğini görmek mümkündür.

SAĞ TASFİYECİLİĞİN VANTROLOG SANATINA OLAN HEVESİ

Ki buradan hemen yazarın aslında Türkiye devriminin yolu ve çizgisiyle ilgili ciddi sorunlar taşıdığını açığa vuran ve bu polemik yazısının ruhunu oluşturan noktalara değinmekte fayda var. Yazar boykot meselesine Lenin’den şu alıntıyı yaparak sadece bir biçime sokuyor, “özel koşullar altında uygulanabilir olan özel bir mücadele aracı”. Aslında bu alıntının faşist diktatörlük koşullarında, Halk Savaşı çizgisinin belirleyici olduğu, silahlı mücadelenin başından sonuna devrimin esas aracı olduğu gerçekliğinde boykot taktiği istisnadır demek istiyor. Yazar bununla yetinmiyor parti tarihinde esas olan boykot tavrını da tümüyle mahkum ediyor. “Bu topraklarda, boykot, on yıllardır pasif bir tarzda, çeşitli nedenlerle seçimlere katılmayanların içinde kaybolan ve “ret”çiliği pratikte görünmeyen ve fakat kullanıcılarının bu tüm gerçeklere rağmen mücadelenin bütünündeki zayıflıklarını örtme rolü gören bir yöntem haline gelmiştir” Özgür Gelecek yazarı bu analiziyle bir tarih çözümlemesi mi yapıyor, bunu hangi yetkiyle yapıp dillendiriyor? Bilinmez. Ancak bunun somut bir analize ve yakından bir incelemeye dayanmadığı sadece kaba bir inkarcılık olduğu açıktır. Boykot tavrıyla “red”çiliğin görünmediği vurgusu, redçiliğin toplumsal mücadele içinde, silahların eleştirel gücüyle var olduğu olgusunu ise atlıyor korkunç bir tarih bozguncu bakış açısıyla. Sistem karşıtlığının seçimlere katılımla görünür olduğu, devrimin örgütlenmesine hizmet eder bir yaklaşımla ele alındığı Türkiye tarihinde oluşmuş bir deneyim var mıdır? Yazar bunları bir incelemeye tabi tutup, ortaya çıkan sonuçları incelemiş midir? Zira tespit büyük, iddia büyük. Üstelik onlarca hareketin onlarca yıldır bu mecrayı kullanan bir deneyime sahip olması gerçekliği de unutulmamalıdır. Bize TİP örneği  ve Kürt Ulusal Hareketi’nin meclisi kullanması ile gelinebilir. Çünkü parlamentoyu kullanma da, yazarın deyimiyle “red”çiliğin en görünür olduğu deneyimler bunlardır. Birincisi ile sorunu irdeleme ve örnekleme durumu belki korkulu rüyalar görmemek için başvurulmayabilir. Ancak ikincisi ile gelebilir. Ama onunda redçiliği meclisle mi yoksa başka mücadele araçlarıyla mı görünür oldu? Gerçekten tartışması gerekmektedir. Ama bu anlayış Kürt Ulusal Hareketinin “meclis aracılığıyla” mücadelesini görünür kıldığını söyleme pişkinliğine ya da nirvana noktasına ulaşabilir.

Zira ne gam! Lenin’in taktik politika meselesine dair genel yaklaşımını değil, Rusya’nın toplumsal, siyasal koşullarına uygun belirlenen devrim stratejisine bağlanmış bir taktik yaklaşımını karşımıza bir şablon olarak koyuyor. Bu anlayış artık İbrahim Kaypakkaya’nın 11 ilkede ortaya koyduğu yönelimin geçersiz olduğunun, örtülü ve ürkekçe dillendirilmesi anlamına gelmektedir. Özgür Gelecek yazarı güç biriktirmeye dayalı devrimci mücadelenin taktiklerini üretmemiz gerekir diyemiyor, Lenin’in arkasına sığınarak meclise katılım ve boykot tavrına dair yaklaşımla bunu dillendirmeyi tercih ediyor. Daha açık tartışmasında fayda vardır. Sağ tasfiyeci, parti kaçkını bu grubun bir tarzı da korkakça, ürkek bir şekilde karnından konuşmasıdır. Dogmatizmle neyi kast ettiğini ifade etmez ama parti çizgisinin temel ilkelerini ve programatik görüşlerini aşındıracak her söylemi savunur. Bunu bir de Kaypakkayacılık adına savunur.

Yazarımız bize Rusya koşullarını anlatırken, Lenin’i anlatırken bir ustayı anlatmıyor. Onun yöntemini, teorisinin devrimci ruhunu, ufuk açan bilimsel özünü anlatmıyor. O ülkede oluşmuş devrim stratejisinin, kullanılan araçların, taktik politikanın şablonlarına uymak gerektiğini anlatıyor. Ülkemizin sosyo-ekonomik yapısını, siyasal gerçekliğini, hangi devrim stratejisi ile hareket edildiğini unutarak bir yol haritasi çiziyor. Uzun Süreli Halk Savaşı gerçekliğini, faşizm olgusunu, emperyalizm ve proleter devrimler çağının karakteristiğini, Kaypakkaya yoldaşın programatik görüşlerini ve 11 ilkesini unutarak meclisi, “red”çiliği, devrimci taktik politikayı uygulamanın yollarını gösteriyor. Ama bunu seçim bağlamında Lenin yoldaşa yaslanarak yapıyor ve bize bunu yutturmaya çalışıyor.

Yazarımız ayrıca “baş düşman” gibi enteresan tespitlerde yapıyor. Yıllardır uygulanan boykot tavrını mahkum etmekle yetinmiyor bir de “baş düşman” tespiti yapıyor. Doğrusu bu cüret ve ukalalık, bir makalede böylesi ciddi sorunlara dair tespitler şapka çıkarılacak türden. Zira düne kadar ortak hareket ettiğimiz bu anlayışla, ortak tarihimizde ne “baş düşman” tespiti yapılıyordu ne de boykot tavırları bu şekilde mahkum ediliyordu. 2 yılda ne değişti, hangi değerlendirmeler yapıldı? Bilmiyoruz. Ama bu sağ tasfiyeci anlayışın anarko-liberal karakteri isteyenin istediği gibi konuşma, resmi olmayan anlayışları rahatlıkla dillendirme, yayınlarda propaganda edilme serbestliği de tanıyor. İlgili yazı ve yazarda da bu önemli meselelerde bu rahatlığı görüyoruz.

Burada anlaşılır olması için altını yeniden çizelim. Biz parlamentoyu ve seçimleri bir taktik politika olarak görüyoruz. Katılımda boykotta bu taktiklerden birisidir sadece. Ancak bu taktik politikayı devrim stratejimize hizmet edecek biçimde ele almayı yerinde ve doğru görüyoruz. Boykot silahını da tarihimizde görüleceği gibi bir istisna özel araç olarak değerlendirmiyoruz. Ancak katılımı da bir istisna görmediğimizi, bu kalıba sığdıramayacağımızı, dünyadaki gelişmeler ülkedeki durum ve güç ilişkileri bağlamında sıklıkla kullanmak zorunda kalabileceğimiz, buna zorunlu olacağımız bu şekilde işlevlenecek bir araç olabileceği gerçekliği ile bakıyoruz. Ancak faşizm koşulları, ve devrimimizin Halk Savaşı ile gerçekleşeceği gerçekliği bize bu olanakların daha az sunulacağı koşulları getirmektedir. Mesele esasta budur.

Son söz olarak;

Lenin yoldaş  “Uzlaşma vardır, uzlaşmacık vardır. Her uzlaşmanın ya da uzlaşma çeşidinin durumunu ve somut koşullarını tahlil etmesini bilmelidir” diyor.  Rengini kaybetmiş ilkelerin ayaklarına bağ olduğunu söyleyen sağ tasfiyeciliğin kitlelerin karşısına devrimin programıyla, ona hizmet edecek devrimci taktiklerle çıkmasını beklemek İsa’nın tanrının oğlu olduğuna inanmakla eş anlamlıdır.

Jean-Luc Godard’un dediği gibi:  “Bir şeyi nereden aldığınız değil onu nereye götürdüğünüz önemlidir”  Hangi alıntıyı, kimden nereden yaparsanız yapın, hangi ustanın referansına başvurursanız başvurun, devrimci bir perspektif ile hareket etmediğiniz müddetçe bunların size ve saflarına sığındığınız sınıfların temsilcilerine hiçbir katkısı olmayacaktır. Yaptığınız ustaların altını boşaltma girişimi olacaktır. Bu yaklaşımınız ise olsa olsa bir süre daha günü kurtardığınızı sanarak kendinizle birlikte saçmalıklarınıza safsatalarınıza inanan üç-beş kişiyi yanıltarak avutmak olacaktır. Ama devrimci çizgi, komünist güzergah bu hattı ideolojik mücadele ile alt etmeyi bilecektir.